Başkomutan, yel değirmenlerine karşı

Recep Tayyip Erdoğan üç gün önce kripto paraya savaş açtı. Tek cephede savaş Başkomutan Erdoğan’a yetmiyor elbette. Fiyatları arttırarak kutsal iktidarını tehdit eden güçlere karşı da savaşacak. Öyle anlaşılıyor ki bu bir tür Başkomutanlık meydan savaşı da olacak, çünkü bizzat çizmeleri ayağına çekip “üzerine üzerine” gidecek!

Okunma Sayısı: 328    |    Yazı Tarihi: 21.09.2021

Sanırım dünyada bir insanın başına gelebilecek en iyi şeylerden biri Recep Tayyip Erdoğan olabilmek.

Gerçekleri kendine göre tahrif ederek, bambaşka bir gerçek yaratıyorsun ve seni seven herkes kendine imal ettiğin bu gerçeğe inanıyor.

“Zulme” karşı başlattığını ilan ettiği son “savaşlar”, bana yel değirmenlerine ilan edilmiş savaşı hatırlatıyor ancak yanındaki Sancho Panza’lar onu gerçeğe davet etme konusunda son derece korkaklar.

Üç gün önce kripto paraya savaş açtı mesela:

“Bir defa bizim bu kripto paraya açılma diye bir derdimiz kesinlikle yok. Onlara karşı ayrı bir savaşımız, ayrı bir mücadelemiz var. Onlara da böyle bir prim zaten asla vermeyiz. Vermeyeceğiz de. Biz şu anda bu konuda kendi asli hüviyeti olan paramızla yola devam edeceğiz.”

Bu savaş tabii ki çok zor.

“Görünmez” bir düşman bu çünkü.

Bayraktar İHA’larını üzerine salamıyorsunuz, Zaloğlu Rüstem gibi kılıcı çekip dalmak da mümkün değil.

Ve anladığım kadarıyla bu savaşta güvenmemiz gereken tek silah “paramız”; Başkomutan öyle söylüyor.

Ancak paramıza nasıl güveneceğiz belirsiz; günü gününe uymuyor.

Kendimi tam bu savaşa hazırlıyor ve “sefer görev emri” gelir mi diye düşünüyorken bir savaş daha ilan etti:

Tek cephede savaş Başkomutan Erdoğan’a yetmiyor elbette.

Fiyatları arttırarak kutsal iktidarını tehdit eden güçlere karşı da savaşacak:

“Tüm marketlerdeki bu denetimleri ciddi bir şekilde sürdürmek suretiyle, bu zincir marketlerdeki fiyat farklılıklarını, üzerine üzerine gitmek suretiyle buralardaki bu ciddi fiyat farklılıklarını da süratle kaldıracağız. Bunu inşallah Amerika dönüşü de bizzat işin üzerine kendim de ilgilenmek suretiyle gideceğiz.”

Öyle anlaşılıyor ki bu bir tür Başkomutanlık meydan savaşı da olacak, çünkü bizzat çizmeleri ayağına çekip “üzerine üzerine” gidecek!

Askeri jargonda bu taktiğe nasıl bir isimlendirme yapılmış bilmiyorum tabii; tam saha baskı uygulayacağız gibi anladım.

Ancak bilebildiğim kadarıyla bir – ikisini kenara ayırın, bu zincir marketlerin hemen hepsinin sahibi AKP’li.

Doğrudan AKP’li olmayanlar da açıklanan her ekonomik programı “harika” bulan, destekleyen holdinglerin patronları.

Bana öyle geliyor ki Başkomutan bu kutsal savaşında esasen “dâhili bedhahlar” ile uğraşmak zorunda kalacak. 

45 liracık!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD yolculuğuna çıkarken göreve geldiklerinde öğrenci bursunun “45 liracık” olduğunu, ancak kendisinin bunu 650 liraya çıkardığını söyledi.

Yukarıda da söylemiştim, Cumhurbaşkanı kendine yeni gerçeklikler yaratma konusunda gerçek bir uzman.

Bir kere onun göreve geldiği tarihte “45 liracık” ile umumi tuvalete bile gidilemezdi çünkü liranın öyle bir satın alma gücü yoktu.

Bu 45 milyon lira olmalı, altı sıfır atılmadan önce.

Ve kuşkusuz ki “satın alma gücüne” bakmak gerek.

Erdoğan’ın göreve geldiğinde “45 liracık” milyon liraya üniversite yemekhanesinde 180 öğün yemek yenilebiliyordu.

Bugün ise 650 liraya 162 öğün yemek yenilebiliyor.

O tarihte “45 liracık” milyon liraya üç aylık yurt ücreti ödenebilirken, şimdi 650 lira üç aylık yurt ücretine yetmiyor; 40 lira daha lazım!

Cumhurbaşkanı’nın ödüllü bir iletişim başkanı var; bu vesileyle kendisini de kutlamış olayım.

O, ödüllü olduğuna göre kuşkusuz ki bunu daha iyi biliyordur ama insanların hayatlarıyla ilgili olarak gerçek olmayan bilgileri, gerçekmiş gibi vermek iyi bir propaganda yöntemi sayılmaz.

Herkes kendi cebini ve yaşadığı hayatı, Erdoğan’dan daha iyi biliyor.

Rakamlarla filan oynayarak varabileceği bir yer yok.

Oynamak yerine gerçekten düzeltmeye çalışmasını öneriyorum.

Not: Öğrenci burslarıyla ilgili kıyaslamaları Oğuz Demir’in, Karar’daki yazısından aktardım.

Hocam, bari cübbenden utan!

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın bir makalesinde “Günaydın” demeyi cahiliye dönemi adeti sayması ile ilgili tartışmaları izlemiş olmalısınız.

Erbaş, eski Hürriyet’in logosunu kullanan gazetenin yöneticisine kendisinin de bazen “Günaydın” dediğini, makalesinin “çarpıtıldığını” söyledi.

Kendisine gazetenin yöneticisi süsü veren tip de bunun üzerine makaleyi okumuş ve Ali Erbaş’ın haklı olduğu sonucuna varmış.

Bakalım öyle mi?

Ali Erbaş’ın, “Aranızda selamı yayınız” başlıklı makalesinde yazdığı şu:

“Cahiliye döneminde birinin evine vardıkları zaman mahremiyete saygı göstermez, dünya ve ahiret saadetini temenni etmek olan selamı da bilmezlerdi. “Sabahınız hayat olsun”, “akşamınız hayat olsun”, “aydın olsun” gibi sözler söylerlerdi. Bizde bazı kimselerin kullandığı “günaydın”, “tünaydın” ifadelerine benzer ifadelerdi bunlar. Selam vermekle ilgili ayetler geldikten sonra artık Müslümanlar birbirlerine dua etme amaçlı selamlaşmaya başladılar.”

Şimdi herkesin salak, bir tek Ali Erbaş’ın uyanık olduğunu mu var saymalıyız, bilmiyorum.

Yazdığı ortada.

Sonra da diyor ki “ben de bazen günaydın derim”!

Demek ki kendisi de “bizdeki bazı kimseler gibi” miymiş?

Ali Erbaş, hem profesör hem de Diyanet İşleri Başkanı.

İnsan bu sıfatlarından utanmaz mı, herkesi salak yerine koymaya çalışırken?


MEHMET Y. YILMAZ İsimli Yazarın Diğer Yazıları